Kükreyen Arslan ve Destansı Öfke: Amerika Birleşik Devletleri-İsrail ve İran Çatışması
Tarih : 10.03.2026
Çalıştay Özet Belgesi
“Kükreyen Arslan ve Destansı Öfke: Amerika Birleşik Devletleri-İsrail ve İran Çatışması” başlıklı çalıştay, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak operasyonu çerçevesinde ortaya çıkan jeopolitik, toplumsal ve ekonomik dinamikleri analiz etmek amacıyla 4 Mart 2026 tarihinde İstanbul Kent Üniversitesi Kağıthane kampüsünde ve eşzamanlı olarak çevrimiçi olarak düzenlenmiştir. İstanbul Kent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi ve KENTUSAM işbirliğiyle gerçekleştirilen etkinlikte fakülte bünyesinde görev alan akademisyenler bir araya gelerek kriz yönetimi, istihbarat, askeri strateji, enerji güvenliği, medya söylemleri ve bölgesel etkiler gibi çok boyutlu konuları tartışılmıştır. Çalıştayda gündeme gelen hususlar özet olarak aşağıda sunulmuştur.
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasret ÇOMAK açış konuşmasında özetle; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik harekatının,
Uranyum zenginleştirme programının önlenmesine, nükleer silah edinme gayretinin sonlandırılmasına, balistik füzelere menzil ve sayı kısıtlaması getirilmesine, Ortadoğu’da silahlı gruplara verilen desteğin sona erdirilmesine dayandığını ifade etmiş, ABD Başkanı’nın saldırının gerekçesini “ülkesinin çıkarlarına yönelik tehditler” olarak açıkladığını, İran’ın nükleer tesislerini, füze üslerini ve askeri karargâhlarını hedef aldığını belirtmiştir.
Prof. Çomak devamla; Türkiye, İran’la 560 kilometrelik sınıra sahip bir ülke olduğunu, İran’dan Türkiye’ye yönelebilecek bir “kitlesel göç” hareketinin olabileceğini, İran topraklarındaki bölücü/ayrılıkçı PJAK yapısının, ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılabileceğini, bu durumun Türkiye’yi tehdit edebileceğini vurgulamıştır.
İran’ın dünya enerji kaynaklarının yüzde 75’ine sahip olan Avrasya’da; Hazar havzası, Kafkasya, Ortadoğu ve Orta Asya’yı birbirine bağlayan bölgede kilit bir ülke olduğunu vurgulayan Prof Çomak, devamla; İran’ın dört bölgede etkinlik sağlayan jeopolitik bir konumu olduğunu, İran’ın, Basra Körfezi’ni Hint Okyanusu aracılığıyla dünyaya açan Hürmüz Boğazı’nda egemen konumu bulunduğunu, bu konumundan dolayı Körfez bölgesinin petrolünün ve sıvılaştırılmış doğalgazın güneye sevkini kontrol olanağına sahip bir ülke olduğunu ifade etmiştir.
Harekât devam ettiği sürece Asya-Pasifik bölgesine petrol ve gaz akışının azalması ve/veya kesilmesinin söz konusu olabileceğini, bu durumdan dünya genelinde ekonomik yaşamın, bölge ülkelerinin gıda ürünlerde %90 oranında dışa bağımlı olduğunu, bu ülkelerin gıda temininde sıkıntı yaşabileceklerini ve enerji arz güvenliğini olumsuz etkileneceğini belirtmiştir.
Prof. Çomak, Türkiye açısından alınması gereken önlemler olarak; Doğu ve Güney Doğu Bölgesinin hava savunma sisteminin güçlendirilmesini, hava kuvvetlerimizin modernizasyonun süratle yapılasın, yüksek irtifa hava savunma sistemimizin olası tehditlere karşı yeniden yapılandırılmasını, NATO ile ilgili koordinasyon mekanizmalarının aktif tutulmasını, enerji alt yapılarında siber güvenlik önlemlerinin artırılmasını, petrol/doğalgaz tedarikinde alternatif kaynakların devreye alınmasını, stratejik petrol rezervlerinin kontrol edilmesini, enerjide yaşanabilecek fiyat şoklarına karşı mali hukuk düzenlemelerinin yapılmasını, harekatın tarafları ile eş zamanlı diplomatik temasların yürütülmesini, Türkiye’nin bölgesel arabuluculuk rolünü üstlenmesini, muhtemel göç dalgasına karşı sınır güvenlik önlemlerinin artırılmasını ve muhtemel göçlere karşı alternatif planların geliştirilmesini, CIA/MOSSAD ajanlarının çalışmalarının yakın takibe alınmasını ve kışkırtmaya yönelik provakatif eylemelere yönelik istihbaratın artırılmasını önermiştir.
Prof. Çomak, genel değerlendirmesinde; Türkiye her koşulda çatışmanın dışında kalmasını, ulusal çıkarları, hedefleri ve güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda kararlı bir duruş sergilemesini, İran’ın iç işlerine karışmaktan uzak durmasını ve İran’daki rejim sorununun ülke dinamiklerince barışçıl yollardan çözümüne katkı sunmasını önermiştir. Türkiye, harekata katılan taraflardan herhangi birine limanlar, havaalanları, yollar dahil ülkenin kara, deniz ve hava sahasını kullandırmamalı, topraklarında konuşlandırma için bölge veya üs bölgesi tahsis etmemelidir. Türkiye ayrıca, taraflara askeri tesislerinden yararlandırma, personel desteği sağlama; araç, gereç, silah, teçhizat ve mühimmat temin etme gibi faaliyetlerde bulunmamalıdır.
Sonuç olarak Prof. Çomak, Türkiye’nin; ABD, İsrail ve İran ile olan ilişkilerinde özenli, dengeli ve tutarlı bir politika izlemesini gerektiğini, Türkiye’nin ilgi ve etki alanında tehdit niteliğindeki her gelişmeye karşı çok duyarlı olmasını ve mili güvenlik politikalarını gözden geçirmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu kapsamda yeni gelişmelere yönelik olarak Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığının eşgüdüm için çok verimli ve nitelikli çalışmasını, milli güvenliğimize yönelik elde edilen sonuçların Milli Güvenlik Kurulu’nda müzakere edilmesini ve değerlendirilmesini, TBMM’de mümkün olan en kısa sürede “Genel Görüşme” açılmasını, milli güvenliğine ilişkin gelişmelerin Genel Kurul’da müzakere edilmesi ve TBMM Kararı alınmasını önermiştir.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonu Öncesi İran’da Gelişen Toplumsal Hareketler konusunda Dr. Öğretim Üyesi Hande RAMAZANOĞULLARI; Ramazanoğulları, Ocak 2026 protestolarını değerlendirirken hareketlerin 1979 Devrimi’nden farklı olarak merkezi liderlikten ve güçlü örgütsel yapılardan yoksun olduğunu, gençler, öğrenciler, kadınlar ve işçiler tarafından yürütülen parçalı sokak hareketleri şeklinde geliştiğini belirtmiştir. Protestoların Tahran’daki Büyük Çarşı’da başlaması ve Bazaari tüccar sınıfının katılımı önemli bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Temel tetikleyiciler arasında ekonomik kriz, riyalin değer kaybı ve yaşam maliyetlerindeki artış yer almaktadır. Güvenlik aygıtı içinde bölünme yaşanmaması ve Devrim Muhafızları’nın sert müdahalesi, rejim değişikliği olasılığını sınırlamaktadır. Ramazanoğulları, demokratik dönüşümün ancak sivil toplum aktörleri ve reformist devlet unsurları arasında kurulacak iş birliğiyle mümkün olabileceğini ve İran için iki temel senaryonun öne çıktığını vurgulamıştır. Baskının artarak rejimin sürmesi veya müzakereye dayalı daha temsili bir sisteme geçiş.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonunun Teolojik Alt Yapısı konusunda Dr. Öğretim Üyesi Deniz PARLAK DEMİR, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırgan politikalarının yalnızca jeopolitik veya stratejik çıkarlarla değil, aynı zamanda dini ve ideolojik söylemlerle meşrulaştırıldığını belirtirken, özellikle ABD’deki evanjelik çevreler ile İsrail’deki aşırı sağ arasındaki ittifakın, İran’a karşı yürütülen politikayı seküler güvenlik gerekçelerinin ötesinde “iyi ve kötü arasındaki kozmik bir mücadele” olarak çerçevelediğini vurgulamıştır. Bu yaklaşımda siyaset, hukuki ve rasyonel süreçlerden ziyade istisna hali, egemen karar ve kutsal referanslar üzerinden şekillenmekte; savaş ise dış politika aracından çok bir arınma ya da kader mücadelesi gibi sunulmakta, İran tarafında ise 1979’dan bu yana kurumsallaşmış velayet-i fakih sisteminin,
Devrim Muhafızları gibi güçlü devlet aygıtlarıyla ayakta durduğu ancak son yıllardaki protestoların rejimin meşruiyetinde ciddi bir aşınmaya işaret ettiği tartışılmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonunun Askeri Stratejisi ve Güvenlik Sonuçları konusunda; Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi (Türkçe) Bölüm Başkanı Doç. Dr. Doğan Şafak POLAT; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek operasyonlarının klasik savaş anlayışının ötesinde, sınırlı fakat stratejik sonuçlara sahip hibrit bir rekabet modeli olarak değerlendirildiğini vurgulamıştır. Operasyonlar, doğrudan işgal veya rejim değişikliği hedeflemeden, İran’ın balistik füze kapasitesi ve vekil ağlarına odaklanarak caydırıcılığı zayıflatmayı amaçlamaktadır. ABD’nin stratejisi, nükleer ve füze tehdidini kontrol altında tutmaya dayanırken; İsrail, varoluşsal güvenliğini sağlamaya yöneliktir. Operasyonlar “Rising Lion”, “Midnight Hammer”, “Rough Rider” ve 28 Şubat 2026’daki “Epic Fury” ile somutlaşmış, İran’ın konvansiyonel caydırıcılığı geçici olarak zayıflatılmış, Direniş Ekseni unsurları baskı altına alınmış ve bölgesel güç dengesi ABD–İsrail lehine yeniden şekillenmiştir. Bu süreç, sürekli ve kontrollü gerilim ile hibrit savaş mantığının bir örneği olarak, Ortadoğu’da yeni bir güvenlik modeli ortaya koymaktadır. Asıl tartışma, bu kontrollü dengeyi sürdürülebilir kılmanın ve olası yanlış hesaplamaları önlemenin yolları üzerine odaklanmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonu’nun Küresel Enerji Güvenliği ve Ekonomiye Etkileri konusunda Uluslararası Ticaret ve Lojistik Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Murat KORAY; özellikle 2000’lerin ucuz üretim-ucuz navlun denklemine dayalı lojistik anlayışının artık geçersiz olduğunu vurgulamıştır. Bugünün temel meselesinin maliyet değil, jeopolitik risk ve güvenlik olduğuna değinmiştir. Ton-mil paradoksunu öne çıkararak, 2024’te ticaret hacmi sınırlı artmasına rağmen taşınan mesafenin belirgin biçimde uzadığını, bunun da sistemin verimliliğinin jeopolitik baskılarla eridiğinin en somut göstergesi olduğunu aktardı. Ayrıca Brezilya ve Guyana’nın enerji arzında yeni eksenler oluşturduğunu, Hürmüz gibi kritik boğazlarda yaşanan risklerin ise Suudi Arabistan ve Abu Dabi’nin bypass boru hatlarıyla telafi edilmeye çalışıldığını anlatmıştır. “Savaş kimin işine gelir?” sorusunu ortaya koyarak savunma sanayii, büyük entegre enerji şirketleri, tanker ve sigorta piyasalarının bu ortamdan kazançlı çıktığını, buna karşılık küçük ihracatçıların ve enerji ithalatçılarının kaybeden taraf olduğunu belirtmiştir. Sunumun sonunda da sürekli kriz ortamının küreselleşmeyi zayıflattığını, bloklaşmayı artırdığını ve ölçek ile devlet bağlantısı güçlü aktörleri sistematik biçimde ödüllendiren yapısal bir dönüşüm yarattığına işaret etmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonu Bağlamında İstihbarat Savaşları konusunda, Araştırma Görevlisi Ege Furkan TOKER; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarını değerlendirirken, bu harekâtın yüzeyde konvansiyonel hava gücü ve liderlik hedeflemeyle öne çıksa da asıl başarısının istihbarattan kaynaklandığını vurguladı. Toker, operasyonun Ali Hamaney ve üst düzey IRGC, (İran Devrim Muhafızları Ordusu) yetkililerinin hareket kalıplarının aylar süren takip ve analizine dayandığını belirtmiş ve bu süreçte süreklilik, davranış kalıbı analizi ve zaman duyarlılığının kritik rol oynadığını söylemiştir. Liderlerin kriz altındaki hareketlerinin tahmin edilmesi ve operasyon saatinin bilgiye göre ayarlanması stratejik sürpriz sağlamıştır. Ayrıca Toker, son 1,5 yıldaki bölgesel gerilimlerin ABD ve İsrail’in HUMINT, SIGINT, siber operasyon ve psikolojik çözülme stratejilerini entegre etmesine imkân verdiğini, bu sayede hem komuta-kontrol zincirinin felç edildiğini hem de iç çözülmenin teşvik edildiğinin altını çizmiştir. Bu örnek üzerinden modern savaşta zaferin yalnızca silah gücüyle değil, çok katmanlı istihbarat kullanımı ve karar üstünlüğüyle kazanıldığını özellikle vurgulamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonu Bağlamında Kriz Yönetimi ve Çatışma Çözüm Arayışları konusunda Araştırma Görevlisi Elif ÜÇERLİ; çatışmanın tarihsel altyapısına değinirken olası çözüm arayışlarını tartıştı. Buna göre önleyici vuruş doktrininin kökenleri, iki dünya savaşında kullanımı ve Irak işgali ile yeniden gündeme gelmesinden bahsetti. ABD’nin hegemonya mücadelesinde İsrail ile iş birliğine karşı, İran’ın savunma stratejisinin yarattığı güvenlik ikilemini tartışırken, kriz yönetimi için iletişim kanalları, sınırlılık ve büyük güçlerin pozisyonunun önemine ve uluslararası örgütlerin işlevsizliğine değindi.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonu Döneminde Kamuoyu Tepkileri ve Medya Söylemleri konusunda Halkla İlişkiler Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ahmet İlkay CEYHAN ve Dr. Öğr. Üyesi Çağrı KARA sunumlarında, modern savaşların artık yalnızca sahada değil, dijital alanda da yürütüldüğünü vurgulamıştır. Manşetler, sosyal medya ve algoritmalar üzerinden nasıl bir algı savaşının üretildiğini detaylandırdılar. Yanıltıcı haber başlıkları, CGI videolar, #WorldWar3 gibi manipülatif hashtag kampanyaları ve bot ağlarının kriz anlarında viral etki yaratarak küresel panik üretebildiğini örneklerle göstermişlerdir. Algoritmaların kullanıcı ilgi alanlarını pekiştirerek yankı odaları oluşturduğunu, böylece aynı olayın farklı ideolojik kutuplarda tamamen zıt gerçekliklere dönüştüğünün altını çizdiler. Sunum, yanlış bilginin teknoloji sayesinde fiziksel çatışmalardan daha hızlı yayılabildiğini ve dijital savaş alanının artık en az fiziksel cephe kadar stratejik öneme sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonunun Türkiye’ye Etkileri konusunda Dr. Öğretim Üyesi Tuğçe URALER; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek operasyonlarının yalnızca askeri müdahaleler değil, bölgesel güvenlik dengelerini ve caydırıcılık mimarisini yeniden şekillendiren stratejik hamleler olduğunu vurgulamıştır. Operasyonlar, İran’ın balistik füze kapasitesi ve vekil güçleri hedef alarak, doğrudan işgal veya rejim değişikliği girişimi olmadan stratejik üstünlük sağlamayı amaçlamaktadır. ABD, operasyonlarıyla nükleer ve füze tehditlerini sınırlamaya çalışırken, İsrail daha varoluşsal bir perspektifle hızlı ve kesin önleyici müdahaleler gerçekleştirmiştir. 12 Gün Savaşı ve 28 Şubat 2026’da başlatılan “Operation Epic Fury”, İran’ın konvansiyonel caydırıcılığını geçici olarak zayıflatmış ve Direniş Ekseni unsurlarının kapasitesini sınırlamıştır. Bu müdahaleler, Körfez’deki güvenlik mimarisini ABD-İsrail lehine yeniden dengelemiş, Rusya ve Çin’in sınırlı müdahalesi sayesinde küresel bir çatışma önlenmiştir. Uraler, sürecin klasik savaş tanımlarının ötesinde, kontrollü gerilim ve hibrit rekabet dönemini ortaya koyduğunu belirtmiş, bölgesel istikrarın sağlanmasının, operasyonların sınırlı ve hedefli doğasıyla mümkün olduğunu vurgulamıştır. Sunum, Ortadoğu’da sürdürülebilir caydırıcılık ve yanlış hesaplamaların yaratabileceği riskler üzerine kritik bir perspektif sunmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a Yönelik Müşterek Operasyonunun Bölgesel Etkileri ve Geleceğe İlişkin Senaryolar konusunda; Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Mesut ÖZEL; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müşterek operasyonunun bölgesel etkilerini tarihsel vizyonlar ve güncel gelişmeler ışığında analiz ederek, Ortadoğu’nun olası geleceğine ilişkin senaryoları ortaya koymuştur. Ralph Peters’ın 2006’daki “Blood Borders” haritası ile onu güncelleyen ve bütünleyen Robin Wright’ın 2013’teki “Remapped Middle East” çalışmasının ortak noktalarını aktaran Özel, bu iki öngörünün bugün sahada yaşanan mezhepsel ve etnik fay hatlarıyla giderek daha da görünür hâle geldiğini açıklamıştır. Operasyonun BM Şartı’nı ihlal eden yapısı, İran’ın bölgesel misillemeleri, Hürmüz Boğazı’nın kritikleşmesi ve Sünni-Arap devletlerinin stratejik ikilemleri çerçevesinde bölgenin hızla bir ateş çemberine sürüklendiğini belirtmiştir. Üç temel gelecek senaryosu sunarak, sınırlı tırmanma, geniş bölgesel savaş ve Peters-Wright çizgisindeki devletlerin yeniden şekillenmesi, özellikle üçüncü senaryonun İran’ın etnik-mezhepsel bölünmesi üzerinden tüm bölgeyi kapsayan bir jeopolitik dönüşüm yaratabileceğini ifade etmiştir. Sonuç olarak Özel, bugünkü çatışmanın yalnızca askeri bir operasyon değil, yaklaşık yirmi yıl önce ortaya konmuş bölgesel yeniden tasarım projelerinin fiilen uygulanma ihtimalini güçlendirdiğine ve Ortadoğu’da hiçbir eskisi gibi olmayacağına ve artık eski dengelerinde kalamayacağına dikkat çekmiştir.
Kapanış Konuşması ve Öneriler bağlamında İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasret ÇOMAK; Türkiye’nin ABD, İsrail ve İran ile ilişkilerinde dengeli, tutarlı ve özenli bir politika izlemesi gerektiği vurgulamıştır. Türkiye’nin ilgi ve etki alanındaki tüm tehditlere karşı yüksek duyarlılık göstermesi, gelişmelere hızlı ve koordineli müdahale için Genelkurmay, Milli Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarının etkin iş birliği yapması gerektiği ifade edilmiştir. Elde edilen güvenlik ve diplomasi sonuçlarının Milli Güvenlik Kurulu’nda tartışılması, TBMM’de mümkün olan en kısa sürede Genel Görüşme açılarak gelişmelerin Genel Kurul’da ele alınması önerilmiştir. Bu öneriler, Türkiye’nin hem ulusal güvenliğini koruması hem de bölgesel krizlerde proaktif ve stratejik bir duruş sergilemesini hedeflemektedir.
Bunun yanı sıra, Türkiye'deki CIA/MOSSAD ajanlarının çalışmalarının yakın takibi ve kışkırtmaya yönelik faaliyetlerinin önlenmesi ile yerel, bölgesel ve ülkesel hava savunma ağlarımızın ivedilikle güçlendirilmesi ile Hava Kuvvetlerimizin modernizasyonun hızlandırılması ve de Sivil Savunma konusunda kurumların ve halkın ani hava taarruzlarındaki hareket tarzları konusunda bilinçlendirilmesinin faydalı olacağı değerlendirilmektedir.